Hüseyin Çelik'in Van'da İrtifa Kaybının Sosyolojisi
..

M.SALİH GEÇKEN
vanradikal@hotmail.com -Hüseyin Çelik'in Van'da İrtifa Kaybının Sosyo-psikolojisi
Hüseyin Çelik’in son dönemde yaptığı açıklamalar, yalnızca siyasi tartışmaları tetiklemekle kalmıyor; aynı zamanda Türkiye özelinde Van'daki ideolojik ve sosyolojik fay hatlarını da yeniden görünür kılıyor.
Çelik’in sözlerinin, Van'da iki farklı cephede de olumsuz karşılık buluduğunu söyleyebilirim. DEM’e yakın çevreler, Çelik’in çıkışını “samimi değil” şeklinde yorumlarken, AK Parti'nin politize seçmenin de “ihanete bulaşmış” şeklinde okunuyor. Bu tabloyu "Hüseyin Çelik, iki kesimde de ciddi bir irtifa kaybı yaşıyor." şeklinde yorumlanabilir.
Çelik'in, bazı açıklamalarını okuduğumda, zihnimdeki soruların çoğaldığını söyleyebilirim. Siyonist İsrail’in teopolitik yaklaşımını, Oded Yinon stratejisi olarak bilinen “böl, parçala ve yut” planını Hüseyin Çelik’in bilmemesi mümkün mü? SDG’nin İsrail’le olan ilişkileri bu kadar açıkken, hatta Abdullah Öcalan dahi “İsrail oyununa gelmeyin” uyarısı yapmışken; bu yapıların bölgeye dayattığı projeleri, hak, özgürlük, kardeşlik ve İslami değerler üzerinden meşrulaştırma çabası ne kadar gerçekçidir?
İsrail Dışişleri ve istihbarat çevrelerinde hazırlanan, Oded Yinon’un 1982 yılında servis edilen ve literatüre “Oded Yinon Stratejisi” olarak geçen planlamada; Irak’ın üçe, Suriye’nin ise beşe (birçok ülke daha var) bölünmesi gibi senaryolar açık biçimde deşifre edilmişti. Buna rağmen Hüseyin Çelik’in, İsrail’in arzuladığı ve adım adım hayata geçirmeye çalıştığı bu planlamayı “kardeşlik” söylemi üzerinden savunur bir tutum sergilemesi, zihnimdeki acabaları daha da derinleştiriyor.
Hüseyin Çelik'in, Falih Rıfkı Atay’ın “ilk Türkçü” sözleriyle övdüğü, mason olduğuna yönelik bilgilerin paylaşıldığı Suavi’ye yönelik övgüleri; buna karşılık Siyonist çevreleri rahatsız ettiği bilinen II. Abdülhamid’e dönük zamansız ve haksız eleştirileri, insanı ister istemez şaşırıtıyor. "Çelik'in, tarihsel figürler üzerinden yaptığı bu seçici okumalar, bugünkü siyasal pozisyonun zihinsel haritasının da kaynağı mıdır?" sorusunu zorunlu kılıyor. Çelik, İsrail'in Suriye'de arzu ettiği planlamayı "kardeşilik" algısı; siyonizmin nefret hiyerarşisinde zireveye yerleştirilen II. Abdulhamid'i "kalleşlik algısı" üzerinden değerlendirmesi sağ, muhafazakar ve dindar kesimde şüpheleri artırıyor. Van özelinde yaptığım gözlemlerde, Çelik'e yönelik algının aleyhine dönüştüğünü söyleyebilirim.
Bazı topluluklarda daha agresif dillle, bilinçli biçimde kurduğum farklı cümlelerden aldığım tepkilerden gördüğüm şu; DEM’e yakın kesimler, Çelik’in son dönemde hükümete karşı kullandığı dilden hoşnut; ancak geçmişi nedeniyle güvenmiyor. Çelik’in bakanlığı döneminde, gerek kendisinden gerekse ailesinden kaynaklanan bazı pratikler ve haklarında üretilen olumsuz propaganda nedeniyle Van kamuoyunda oluşan negatif algı, “güvenilmezlik” yönündeki ön kabulü kalıcı hâle getirmiş. Hükümette tekrar yer bulması durumunda dilinin değişeceğine inanılıyor. AK Parti cenahında ise öfke artmış, güven ve sevgi belirgin biçimde azalmış durumda.
Akademik ve entelektüel çevrelerde Hüseyin Çelik’in Suavi’ye benzetilmesi de tesadüf değil. Hükümetteyken daha devletçi, sistemden uzaklaştıkça ya da uzaklaştırıldıkça daha halkçı ve kapsayıcı bir dile yönelmesi, bu benzetmeyi güçlendiriyor. Ancak bu dönüşüm, birçok kişi tarafından ilkesel bir değişimden ziyade konjonktürel bir savrulma olarak değerlendiriyor.
Çelik'in, “Türkiye’deki bütün Kürtleri PKK ile özdeşleştirmek ne kadar yanlışsa, Suriye’deki bütün Kürtleri PKK ile özdeşleştirmek de o kadar yanlıştır” cümlesi ilk bakışta makul görünebilir. Ancak sahadaki gerçeklik bu kadar steril değil. Öcalan'ın açıklmasından da biliyoruz ki SDG, PKK'nin bir bileşenidir. Haliyle Çelik'in bu sözleri, eleştirenler tarafından bir tür laf cambazlığı olarak değerlendiriliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın doğrudan ricasına kadar Suriye’de yaşayan Kürtlerin resmî bir kimliğinin dahi bulunmadığı bilinen bir gerçektir. Suriye’deki Kürtlere ve zorunlu göçle Türkiye’ye gelen Suriyeli Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin verdiği destek ise inkâr edilemez. Suriye’den Türkiye’ye göç süreci başladığında buna en sert tepkiyi gösterenlerin PKK, SDG ve onların paydaşları olduğu da hafızalardadır.
Bugün Suriye’de yaşayan Kürtlerin önemli bir kısmının SDG ile kurduğu ilişkinin bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu bizzat dile getiren Kürtler bulunmaktadır. Çelik’in bu gerçekleri bilmemesi mümkün müdür?
Suriye’den gelen göçmenler Türkiye’de misafir edilirken bundan rahatsızlık duyan çevrelerle, Çelik’in bugün benzer bir söylem zemininde buluşuyor olması yönündeki eleştiriler, tam da bu somut gerçeklere dayandırılmaktadır.
Çelik’in, “Teröristlikten Suriye Cumhurbaşkanlığı’na terfi ettirilen Ahmet eş-Şara’yla muhatap olunup, Suriyeli Kürtlerin ileri gelenleriyle diyalog kurulmaması hangi diplomatik aklın ürünüdür?” sorusu da benzer biçimde tartışma konusu yapılıyor. Bu söylemin, yerli ve millî bir perspektiften ziyade İsrail merkezli bir bakışı yansıttığı düşünülüyor.
“Geçmişte yapılan hatalar üzerinden bugün devam eden terörizm masumlaştırılamaz” eleştirisini dile getirenler, Türkiye’nin Suriye ile kurduğu ve uluslararası alanda kabul gören ilişki zeminine rağmen, bugüne kadar SDG’ye yönelik açık ve net uyarılarının Çelik tarafından görmezden gelinmesini art niyetli bir tutum olarak yorumluyor. Bu yaklaşım, bazı çevrelerce “suçlu hükümet” psikolojisinin ürettiği hatalar silsilesine eklenen yeni bir halka olarak değerlendiriliyor.
Çelik,'in, “Bir tarafa ilan-ı aşk edip diğer tarafa aleni düşmanlık yaparak hakemlik yapılamaz” sözleri akademide "gereksiz söz fazlalığı" olarak değerlendiriliyor.
Hüseyin Çelik’in aktardığı, “Arkandan kapattığın kapıyı sert çarpma, geri dönmen gerekebilir.” Japon atasözünün, doğru bir söz olduğu; söyleyenin bu söz üzerinde daha çok düşünmesi gerektiğini söyleyenler daha baskın duruyor.
