Van'ın Karakter Sorunu
.

TARIK ÖZYİĞİT
vanradikal@hotmail.com -Toplumların da insanlar gibi bir karakteri vardır. Bu karakter, hakikate karşı takınılan tavırda, eleştirinin ahlakında ve hakkı teslim etme erdeminde kendini gösterir. Bir şehre, bir topluluğa ya da bir döneme dair en belirleyici ölçüt; doğruyu gördüğünde onu teslim edip etmediğidir.
İslam tarihinin erken dönemine baktığımızda, İslam Peygamberi Hz.Muhammed’e (SAV) en sert muhalefeti yapan Mekke müşriklerinin bile onun şahsi doğruluğunu inkâr etmediklerini görürüz. Ona düşmanlık edenler dahi “yalancı” diyememiş, yıllarca süren güvenilirliğini teslim etmek zorunda kalmıştır. Mekkeli Müşrikler, inançta ayrı olsalar da gördükleri doğruyu söylemede eğip bükmeden aktarmışlardı. Bu tavır, inanç bakımından değil ama hakikati teslim etme bakımından dikkat çekicidir. Çünkü doğruyu inkâr etmek başka, doğruya rağmen düşmanlık üretmek bambaşka bir ahlaki kırılmadır.
Antik Yunan düşüncesinde de benzer bir insan tahlili vardır. Sokrates, insanın bilerek kötülük yapmayacağını; yaptığı her yanlış için zihninde bir gerekçe üreteceğini söyler. Ona göre kişi, kötüyü “iyi” olduğuna kendini inandırarak yapar. Bu tespit, çağımız insanını anlamak için güçlü bir anahtar sunar. Zira bugün birçok tartışmada insanlar, hakikati çarpıttıklarının farkında olmadan değil; çoğu zaman kendi ideolojik konumlarını korumak adına gerçeğe yeni anlamlar yükleyerek konuşmaktadır.
Günümüzde ideolojik körlük, sadece karşı tarafı eleştirmenin ötesinde apaçık gerçekleri bile inkâr edebilecek bir psikolojik fanatizme dönüşmüş. Yapılan bir hizmeti görmemek, atılan bir adımı yok saymak ya da yüzlerce somut çalışmaya rağmen “hiçbir şey yapılmadı” diyebilmek, basit bir muhalefet refleksi değildir. Bu, ahlaki psikolojinin kaybolduğunu gösterir.
Van örneği üzerinden konuşacak olursak, altyapıdan üstyapıya, sosyal projelerden kültürel yatırımlara kadar pek çok çalışma yapılmış olmasına rağmen, hizmetleri ideolojik kaygılarla sulandırmaya çalışmak karakteristik röntgenin yansımadır. Daha fazla hizmet talebi ve eleştiri demokratik bir hakken; yapılanları küçümseyerek aktarmak, eleştiri değil; hakikatin inkârıdır. Bu tavır, ne Mekke müşriklerinin doğruyu teslim eden tutumuyla ne de Sokrates’in insanın kendine ürettiği gerekçeler teorisiyle örtüşür. Çünkü burada ya bilinçli bir görmezden gelme ya da ideolojik aidiyet uğruna gerçeği tersyüz etme vardır.
Eleştiri ile inkâr arasındaki çizgi tam da burada belirginleşir. Eleştiri, yapılanı kabul eder ama daha iyisini talep eder. İnkâr ise yapılanı yok sayar. İdeolojik fanatizmin korkusu gerçeği kabul etmeyi red eder. Hakikati kabul etmekle, rakip olarak gördügüne güç katacağını düşünür. Bu nedenle bazı söylemler, düşünsel bir hatadan çok, karakter meselesine dönüşür.
Kentin karakter sorunu dediğimiz şey de budur: Hakikati teslim edebilecek bir olgunluğa sahip olmak mı, yoksa ideolojik sadakat uğruna gerçeği eğip bükmek mi? Toplumsal olgunluk, karşıtımızın yaptığı doğruyu teslim edebilmekle başlar. Bu, desteklemek anlamına gelmez; adil olmak anlamına gelir.
Bugün ihtiyacımız olan şey, kör bir tarafgirlik değil; hakkaniyetli bir bilinçtir. Doğruyu söylemek, sadece sevdiğimiz kişiler için değil; hoşlanmadıklarımız için de geçerli olmalıdır. Aksi hâlde şehirler büyür, yollar yapılır, binalar yükselir; fakat karakter küçülür.
Sonuç olarak mesele siyaset değil, ahlaktır. Hakikati inkâr veya sulandırmaya çalışan bir dil, toplumu kutuplaştırır; hakikati teslim eden bir dil ise güven üretir. Kentlerin gerçek imarı, betonla değil; doğrulukla mümkündür.
