Yazı Detayı
15 Ağustos 2017 - Salı 02:00
 
MEZHEP TASAVVURUMUZ
YUNUS KUŞAN
 
 

 MEZHEP TASAVVURUMUZ

  Mezhep konusunun önemli ve ciddi bir konu olduğunu, bu konuyu eleştirdiğimde onların kurucu âlimlerini ve taraftarlarını karşıma aldığımın bilincindeyim. Ama bu hakikat, mezhep konusunu irdelemeyeceğimiz veya mezhebi eleştirmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Eleştirmeliyiz, zira eleştiri kültür ve adabını bizlere öğreten bir kitabın müntesipleriyiz. Evet, bu en büyük eleştiri kitabı olan Kur’an’dır.(1)

Kur’an, vahiy öncesi Mekke eşrafının tutumunu, İslam öncesi dinleri (Hristiyan, Yahudi, Mecusi) eleştiren bir kitaptır. Kur’an, Allah dışında ilahlar edinen müşrik mantığını ve çift kişilik taşıyan münafıkları eleştiren bir kitaptır. Kur’an, kızını diri diri toprağa gömen zihniyeti, haram kazanç sağlayan tefeciler ve, faizcileri eleştiren bir kitaptır. Kur’an, kibirlenenleri, zalimleri, yetim malı yiyenleri ve kendisini terk edenleri eleştiren bir kitaptır. Kur’an dinlerini parça parça edenleri ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılmayanları eleştiren bir kitaptır. Hâsılı Kur’an eleştirir, eleştirir ve eleştirir.

Allah bu eleştiri kültürünü son elçi Hz. Muhammed ve, onun üzerinden de kendisine teslim olan tüm kullarına öğretmektedir. Kur’an-i eleştiriler;  İslami ve insani olmayan tüm tutum, davranış ve inançların yıkılarak yerine İslami ve insani inançların inşa edilmesi içindir. Yani vicdani, insani ve yapıcı eleştirilerdir.

Eleştireceğiniz konu, insani tavır veya düşünce insanın (içindeki peygamber olan) aklına uymuyorsa eleştirilir. Eleştireceğiniz fikir veya hadise, (insanın kurtuluş reçetesi olan) Kur’an’a uymuyorsa eleştirilir. Ve eleştireceğiniz ekol veya tutum ( pratik vahiy olan) peygamber misyonuna uymuyorsa eleştirilir. Evet, ölçülerimiz bunlar olmalı. Yani Kur’an, sahih sünnet, fıtrat ve akıl (mantık). Anlayacağınız Allah peygamberini (abese, mücadele ), peygamber sahabesini, sahabe bir diğer sahabeyi, kadın Hz. Ömer’i, tabiin (Ebu Hanife) Emevileri eleştirmiştir… Hz. Osman’a kadar yapılan eleştiriler hoş karşılanmış ve bir terbiye metodu olarak alınırken, Hz. Osman sonrası eleştiriler, -gayesini, yapıcılığını ve edebini aştığı içindir beklide- hiçbir zaman hoş karşılanmayarak bir çatışma sürecine girmiştir.

Böylesi bir girişten sonra asıl konumuza dönebiliriz sanırım.

 Evet, tâbi olduğumuz mezhebin bizden ne istediğinin farkında olmadığımız içindir ki bugün İslam dünyası dağınık bir halde, mezhebi din haline getirdiğimiz içindir ki bugün bir birimizin kanını helal görmekte ve mezheplerimizi eleştirmediğimiz içindir ki bugün -diğer ülke ve inançlara nazaran- geri kalmışız maalesef. Ben, İslam dünyasının düşmüş olduğu acınası halin nedenlerinden –ve belki de en önemlisi-  biri olarak mezhep taassubunu görüyorum.

O halde Mezhep Nedir?

 Mezhep kelimesi “gitmek” anlamındaki “z-h-b” fiilinden türemiş bir kelime olup sözlükte: “gidilen yol, benimsenen görüş” gibi anlamlara gelir. Dini ıstılahta ise Mezhep: Dinde mutlak müctehid (otorite) derecesine ulaşmış âlimlerin bir bütün halinde dinin itikadi veya ameli meselelerinin ayrıntılarına ilişkin, kendine özgü kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç ya da hukuk sistemine denir. 

Yukarıda yapılan tanımın son cümlesi çok önemli bence. ‘Âlimlerin kendine özgü kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç veya hukuk sisteminin adıdır mezhep.’ Yapılan bu tanımı biraz daha genişletirsek mezhep; beşerin sözü, beşerin yorumu, beşerin anladığı, beşerin içtihadı ve beşerin kararıdır. O halde mezhep beşeridir ilahi değildir. Bunun aksi ise din ilahidir beşeri değildir. Beşerin kararında yanlışlık olur ama ilahi bir kararda yanlışlık olmaz. Beşerin sözünde eksiklik olur ama ilahi sözde eksiklik olmaz. Beşerin içtihadında hata olur ama ilahi bir nasta hata olmaz.

Anlayacağınız mezhep bir din değildir.  Ve bir insan Müslüman olmak için illa bir mezhebe bağlı olmak zorunda değildir.(2)  Zira Allah  -mahşerde- sorgularken hangi mezhepteydin diye sormayacaktır. Çünkü ‘bir mezhebe bağlanın’ diyen bir ayet Kur’an’da bulunmadığı gibi insanlığa örnek olan Hz. Peygamber’in de bu konuda sarf ettiği sahih bir hadisi de yoktur. Çünkü insanlar birey olarak hesaba çekilecektir.  Toplu bir hesaba çekilmenin -mahşerde- ol(a)mayacağı gibi, toplu cennete veya cehenneme de girilmeyecektir.

Ne peygamber ve ne de sahabesi hiçbir mezhebe bağlı değildi. Onlar sadece ilahi mesaja bağlıydılar. Nebi a.s bile vahyin ana çerçevesi dışında bir şeyi din olarak anlatamaz veya öneremezdi. Zira Allah buna müsaade etmezdi. (Hakka-46)Örneğin; Peygamber a.s, bir konu hakkında bir karar verdiğinde sahabeler; ‘ya rasullallah! Bu karar senin mi, yoksa Allah’ın sana bildirmesiyle mi?’ diye sorarlardı. Eğer verilen karar Allah’ın Nebisinin kendi görüşü ise, sahabe itiraz eder ve kendi fikirlerini beyan ederlerdi. Kİ çoğu zamanda (bedir ve uhud örneğinde olduğu gibi) sahabesini Nebi a.s dinlemiş ve onlara uymuştur. Yani sahabesine,  senin ne haddine beni sorgulamak’ dememiştir. Çünkü onları Allah terbiye ediyordu ve onlar ilahi mesaja tabi olan kullardı. Zira Kur’an; ‘o müminlerin işi istişare iledir.’ der. (Şuara-38) Yani onların yolu (mezhebi) Kur’an’dı.

Özelikle Hz. Ali döneminde (Sıffin savaşı) başlayan sınıflaşma veya guruplaşma bugüne kadar katlanarak gelmeyi başarmıştır maalesef.  Kaderiye, Hariciye, Mürciye, Şia gibi guruplar o dönemde ilk çıkan guruplardı. Her biri kendi görüşünü ‘hak’ olarak gören, diğerine karşı çıkan ve diğerini tekfir eden guruplardı. Evet, her bir gurup kendini ‘hak’ bir diğerini de batıl, sapık, zındık ve kâfirlikle suçlayan ve dışlayan guruplardı.

Hak Mezhep var mıdır?

Bir defa günümüze kadar gelen mezhep sayısının dört olmadığı ve beş yüzden fazla mezhebin olduğu hakikatini sizlere hatırlatmak istiyorum.(3) Bununla beraber ‘hak mezhepten’  çok ‘hak bir dinin’ var olduğunu da buradan hatırlatmak istiyorum. Eğer bir mezhebe hak der iseniz bir diğer mezhebi de batıl ilan etmiş oluyorsunuz. O da bugün ki kirli görüntülerin, vahşetin ve çatışmanın ortaya çıkmasına neden oluyor ve olmaktadır. Dolayısıyla yakınlarınızda ‘benim mezhebim, cemaatim, partim, tarikatım veya şeyhim ‘haktır’ diyen varsa size düşen oradan-ondan hızla uzaklaşmaktır. Zira Hak olan Kur’an’dır. Diğerleri ise, dinden anladığını yorumlayan beşeri görüşlerdir. Dolayısıyla hak olan bir mezhep yoktur ve de olamaz. Hakka yakın denilirse daha hayırlı ve doğru olur zannımca. Çünkü hak olan mezhepler bir birleriyle çatışmaz, çakışmaz ve çelişmez. Çünkü hak birdir. Ama gel gör ki bugün dört hak mezhep denilenler birbirleriyle çakışmış, çatışmış ve çelişmiştir. Bu da din algısını param parça etmiştir maalesef.

Oysa Kur’an:

"Hep birlikte Allah'ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; ..... [3/103"]

".....Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara ayrılmayın! ....[42/13"] Hakikatini bizlere bildirmektedir.

Dört hak! Mezhebin aralarında ki çekişme ve çatışmalara birkaç örnek vermemiz gerekirse:

1-- Ehli Sünnet kelamının kurucularından, Eş'ari`nin  Ahmet b. Hambel'e büyük saygısına rağmen; Eş'arilik, Hanbelî yanlısı İbni Teymiye tarafından şiddetle kınanmıştır.

2-- Selçuklular bir ara Eş'ariliğe lanet okumuştur.

3-- Abbasi Halifesi El-Mansur'un emri ile İmam Malik dövdürülmüştür.

4-- Şafilik mısıra girince, daha önce yayılan malikilikle çatışmıştır.

5-- İmam Malik'in, Endülüste  "El-Muvatta" hadis kitabı dışındaki esreleri yakılmıştır.

6-- Ebu Hanife fikren Emevilere karşıdır. Emevilerin  Irak valisi Ebu Hureyre tarafından verilen görevi kabul etmediği için, bir süre hapsedilmiştir. Abbasi Halifesine biat etti. Daha sonra Abbasi zulmü aleyhine fetva verince; Bağdat kadılığı teklifini(?) retetti. Kabul etmeyince hapse atıldı. Her gün 10'ar artırılan "Başına Kırbaçla vurma" cezası uygulandı. Hastalandı. Çıkınca öldü.

7-- Ebu Hanife Kıyas'a önem verdiği için, aralarında: İmam  Malik ve Ahmed bin Hambel'inde olduğu Ehli Sünnet alimleri tarafından kınandı.

8-- Şafiler ve Hanefiler arasında çıkan çatışmalara, Selçuklular devlet olarak katıldı.

9-- Abbasi Halifesi El-Me'mun; "Kuran Mahlûktur" fikrini tüm âlimlere zorla kabul ettirmek istemiş. Kabul etmeyen Ahmed b. Hanbel'i de zincire vurdurmuştur. Müsta'sım zamanında da hapsedilmiş ve dövülmüştür.

10-- Mezhepler arasında; kız alıp vermemeden, düşmanlık boyutlarına varan husumetlere kadar, hoşgörüsüzlük somut bir olgudur. "Hoşgörü"  ise, ancak zor rastlanan bir iz olabilir.

Bir birlerine karşı yapılan bu şiddetin yanı sıra bir konu hakkında verdikleri cevaplarda birbirlerinin tam tersi olabiliyor.

Örneğin abdest konusunda bile bir fikir etrafında birleşememişlerdir. Abdestte elleri ovarak yıkama hakkında; Hanefiler, Şafiler ve Hanbelîler sünnet derken, Malikiler farz Caferiler ise ovalanmamalıdır demiştir. Veya misvak kullanmanın sünnet olup olmadığı konusunda da Hanefiler, Şafiler, Hanbelîler ve Caferiler sünnettir derken, Malikiler sünnet olmadığı görüşüne varmışlardır. İttifak halinde oldukları konular ne yazık ki ihtilaflı konularından çok da fazla değildir. Bu ihtilaflarla kalınırsa âlâ… Lakin öyle değil. Farklı mezheplere mensup Müslümanların birbirlerine kız alıp vermemeleri, murdar olan bir hayvanın haram olduğu bu etin ya köpeklerin ya da karşıt mezhebe mensup bireylerin yiyebileceğine dair fetvalar yayınlamaları,4) ve Şafiiler ile Hanefiler, Sünniler ile Şia arasında çıkan şiddetli çatışmaların mezhep taasubunun müslümanları nereden nereye getirdiğini gösteren örneklerdir Bu olumsuz tablo karşısında bir Müslüman;‘şartlara göre mezheplere uyarım veya hiç birine uymuyorum ben vahiy ve sünnetten şunu anladım ona göre hareket ederim’  derse maalesef ‘mahallemiz’ tarafından aforoz edilir maalesef.

  Oysa bu tür çatışmaların temeline inildiğinde dini! Bir kaç faktör dışında ya geçmişte yaşanmış bir kabile savaşı (Abbasiler ile Emeviler), ya da bir çıkar savaşının yattığına şahit oluyorsunuz.  Bugün bile Irak, Suriye, Yemen, Afganistan gibi ülkelerde yaşanan savaşların temelinde ‘mezheplerin çıkarları’ yatmaktadır.  Ve bunun bedelini de binlerce masum insan canlarıyla ödemektedir. Müslümanların böylesi bir ‘yumuşak karnını’ tespit eden müstekbirler, Müslümanları bu konuda çatıştırırken kendileri de Müslümanların topraklarına ve ırzlarına el uzatmışlardır. Oysa ayet bizi yüz yıllar önce uyarmıştı "Firavun ... halkını fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak ... [28/4]"

 Örneğin ABD, on bir eylül bahanesiyle Afganistan’a saldırırken Pakistan, Afganistan’daki Şia guruplardan ve bir Şia ülkesi olan İran’dan yardım almıştır. ABD, Irak’ı işgal ederken Irak’ın ünlü Şia liderlerinden olan Sistan’i den yardım almıştır. Bugün Suriye’de zalim Esed’e karşı savaşan direnişçilerin karşısında –bir zamanlar İsrail’e karşı kendisini savunduğumuz- Lübnan Şia örgütü Hizbullah militanları yer almaktadır. Mısır’da bir askeri darbe yapan Sisi, selefi bir parti olan Nur partisini kullanmış ve bir vahabi ülkesi olan S. Arabistan’da bu kuklaya destek vermiştir.  Ve son olarak, bugün Müslümanların yüz karası ve müstekbirlerinde bir piyonu olan Haşdi Şabi ve DEAŞ’ın koyu bir Şia ve Hanbelî mezhebine bağlı örgütler olduğunu da buradan belirteyim.

Bunları yazarken rabbimizin şu iki ayetini daha iyi anlıyorum.

"Kendilerine açık-seçik kanıtlar geldikten sonra, çekişmeye girip fırkalar halinde parçalananlar gibi olmayın. Böyle olanlar için çok büyük bir azap vardır.  [3/105" ]

 ".... dinlerini parçalayıp fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür. [30/32]"

Dolayısıyla günümüzde artık dinini söylemen yeterli olmaz genellikle, hemen arkasından mutlaka "Mezhebin ne" sorusu gelir! Mezhepler adeta din gibi algılanıyor. Mezhepsiz olmak ayıplanıyor, en büyük günahlardan birisi gibi yansıtılıyor. "Mezhepsiz herif" denilmek soysuz herif denilmesi gibi, acayip ayıplanan bir şeydir müslüman ahalide! Elçinin mezhebi olmasa da senin, benim, bizlerin mezhebi olmalı! Bunun adı da elçiye itaat! Elçi gibi yapmamak ne biçim bir itaat ise! (5)

 Tarihsel konjonktür doğrultusunda düşündüğümüz, tercihler yaptığımız, bu doğrultuda yöntemler belirlediğimiz için, merkezi değer sistemimizden, bu değer sistemine dayalı ufuktan ve bilinçten ayrıldık. Merkezi değer sistemimizden ayrıldığımız için, hiçbir konuda, hiçbir durumla ilgili nihai yanıtlarımız yok. Toplumlarımızda ontolojik anlamda bir yön değişimi yaşanıyor.

Tarihsel konjonktür ile uzlaşmak demek, nihai anlamda kaybetmek demektir. Her tür dejenerasyon bu tür bir uzlaşma ile başlar. Konjonktürel davranışlar/kişiliklerin sıradanlaşması sebebiyle çevremizde sahici kişilikler, sahici davranışlar görmekte zorlanıyoruz. Bu durum tarihsel konjonktürle hesaplaşmak gibi bir niyet taşımadığımızı gösteriyor. Maruz kaldığımız küresel kültürel işgaller, kültürel hafızamızı bütünüyle boşaltıyor. İslami bilincin yerini ne yazık ki, mezhep bilinci, ulus-devlet bilinci alıyor.

Geçmişi taklitte ısrar eden bir geleneğin baskısı altında yaşadığımız için, zamanı durdurduk. Geleneksel dini otoriteler nasıl düşünmemizi istiyorlarsa o yönde düşünüyoruz. Tek yanlı bilgiler alıyor, tek yanlı tercihler sergiliyoruz. Kim olurlarsa olsunlar, gerektiğinde otoriteleri sorgulayamamak, kölelikle ilgili bir durumdur. (6)

Birkaç soru:

1-"Fırka fırka olup dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişiğin olamaz. [6/159]" Bu ayeti insanlığa tebliğ eden bir elçinin   "Ümmetimin ihtilafı rahmettir" sözünü mezheplerin haklığına bağlamak ne kadar vijdani, insani ve mantıklıdır?   

2-Yüz yıllar önce düşünülmüş, yazılmış ve söylenmiş konular (mezhepler) bugün çağdaş yaşama ne kadar hitap edebilmektedir?

3- Müslümanlar ne zamana kadar -yüzyıllar önce ve o zamanın şartlarında yazılmış-  önlerinde hazır buldukları bu kaynakları aşarak yeni ekoller oluşturacaklardır?

4-Günümüzde yeni Ebu Hanifeler, Şafiler neden bir türlü çık(a)mamaktadır?

Sonuç olarak;

 Geçmişte kendi fıkhıyla bir yol açan her âlim bizim için değerli ve önemlidir. Bizim açımızdan mezhepler, biri birinden ancak Kur’an’a olan uygunluklarıyla üstün olabilirler.  İslamın özünden kopmadığı, insan onurunu çiğnemediği ve insan mantığına ters düşmediği sürece her görüş ve yola (mezhep) uyulabilir. Uyduğumuz görüş veya mezhebi birilerine dayatmamalı ve uyduğumuz mezhebi din haline getirmekten uzak durmalıyız. Uyduğumuz mezhebin yanlışlarının, hatalarının olabileceğini ve mezhep kurucularının da yanlış görüşler sunabileceğine inanmalıyız.  Şimdi o toplumlar geçip gittiler; onların kazandıkları kendilerine yazılacak, sizin kazandıklarınız ise size ve siz, onların yaptıklarından ötürü yargılanacak değilsiniz. (Bakara-134) Bu ayetten de yola çıkarak, geçmişte yapılan yanlışlıklar kişiyi veya mezhebi bağlar. Günümüzde müslümanlar geçmişte yapılan yanlışlıklardan dolayı bir birlerini suçlamak ve dışlamaktan -artık- kaçınmalıdırlar. Müslümanlığın ölçüsü kişinin mezhebi olmamalı, ölçü teorik vahiy; Kur’an ve pratik vahiy; sahih sünnet olmalı.  Müslümanları şekillendiren mezhebi değil Kur’an olmalıdırVe toplum mezhebi içtihatlarla değil Kur’an’i mesajlarla ihya ve inşa edilmelidir. Dolayısıyla İslam ümmetinin düşmüş olduğu bu zilletten kurtulması zor gibi.

1-Şaban Ali DÜZGÜN

2-Hasan ONAT

3-Abdulcelil CANDAN (Müslüman ve mezhep)

4-Abdulcelil CANDAN (a.g.e)

5-İzzet GÜLLÜ

6-Atasoy MÜFTÜOĞLU

 
Etiketler: , MEZHEP, TASAVVURUMUZ,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Modül 1

Bu modül kullanıcı tarafından yönetilir, ister kod girilir ister iframe ile içerik çekilir. Toplamda kullanıcı 5 modül ekleme hakkına sahiptir, bu modül dahil tüm sağdaki modüller manuel olarak sıralanabilir.

UA-55869546-1